Yargıtay İçtihatı

“İçtihat Metni”

6136 Sayılı Kanuna aykırılık ve silahla tehditten sanık İlyas Okutur’un yapılan yargılanması sonunda; Hükümlülüğüne dair (BORÇKA) Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 24.5.2001 gün ve 148 esas, 139 karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay’ca incelenmesi sanık tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı C.Başsavcılığından tebliğname ile 4.6.2002 günü daireye gönderilmekle incelenip gereği düşünüldü:

Sanığın 22.1.2001 tarihli dilekçesi ile maddi durumu iyi olmadığından dolayı mahkemece müdafii tayin edilmesini istemesine ve CMUK.nun 138. maddesi de “yakalanan kişi veya sanık müdafii seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse talebi halinde baro tarafından kendisine bir müdafii tayin edilir” emredici kuralını öngörmesine karşın savunması alınırken CMUK.nun 135. maddesinde yazılı hakların hatırlatıldığı ve sanığın müdafii istemediği, mecburi müdafilik de bulunmadığı tayin edilerek müdafiin sorgu için olduğu gerek-çeleriyle ve CMUK.nun 138. maddesine yanlış anlam verilerek talebin reddine karar verilmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanması,

Bozmayı gerektirmiş sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan diğer yönleri incelenmeksizin hükmün bu sebeplerden dolayı istem gibi (BOZULMASINA), 3.7.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Ankara Barosu

ÖZET”

BARO BAŞKANLIĞINA HİTABEN YAZILAN DİLEKÇENİN SANIĞA BARO BAŞKANLIĞI TARAFINDAN TEBLİĞ EDİLMESİ KARŞISINDA SÖVMENİN YÜZE KARŞI YAPILDIĞI KABUL EDİLMELİDİR.
“İçtihat Metni”

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

Ancak;

1- Sanığın Ankara barosu Başkanlığına katılan avukatı şikayet etmesi nedeniyle tahkikat açıldığı, buna göre sövmeye ilişkin dilekçenin de, Avukatlık Yasasının öngördüğü tahkikat usulü gereği baro Yönetim Kurulunda okunması ayrıca ilgili avukata, açıkça ve yazılı olarak bildirilerek savunmasının istenmesi zorunluluğu karşısında sövme suçu huzurda işlenmiş sayılacağından eylemin TCY.nın 268/3 yollaması ile 266/3.maddesine uymasına karşın yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- TCY.nın 268/son fıkrasının resmi kurullara sövme ve hakaret suçlarında uygulanabileceğinin düşünülmemesi,

3- Yeterli gerekçe gösterilmeden TCY.nın 272. maddesi ile indirim yapılması,

4- Kabul edilen tazminat miktarına göre nispi karar harcına hükmolunması gerekirken maktu tarifeye göre eksik harç belirlenmesi,

Yasaya aykırı ve sanık F…. Değirmenci’nin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, yeniden hüküm kurulurken CYY.nın 326.maddesinin gözetilmesine 4.2.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Yargıtay Kararı

“ÖZET”

İKİNCİ HACİZ İHBARNAMESİNİ ALAN ÜÇÜNCÜ KİŞİ TAKİP KONUSU BORCU ÖDEMEKTEN KURTULMAK AMACIYLA TEBLİĞDEN İTİBAREN YEDİ GÜN İÇİNDE MAHKEMEDE MENFİ TESBİT DAVASI AÇABİLİR. YEDİ GÜNLÜK DAVA AÇMA SÜRESİ HAK DÜŞÜRÜCÜ NİTELİKTEDİR. HACİZ İHBARNAMESİ ÜZERİNE AÇILAN MENFİ TESBİT DAVASINDA GÖREVLİ MAHKEME GENEL MAHKEMELERDİR. HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜREYE TABİ DAVALARDA DAVA GÖREVSİZ MAHKEMEDE AÇILMIŞ OLSA BİLE SÜRE KESİLMİŞ OLUR.
“İçtihat Metni”

Dava dilekçesinde 2. haciz ihbarnamesini kabul etmediklerini ve borçlu olmadıklarının tesbitine karar verilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.

l – MADDİ OLAY:

İİK. 89. maddesine göre gönderilen ikinci haciz ihbarnamesi üzerine ilk önce icra Tetkik Mercii’nde süresinde açılan menfi tespit davasının görevsizlik kararıyla kendisine intikal ettirilen Sulh Hukuk Mahkemesince “icra Tetkik Mercii’nin mahkeme olmadığından ötürü açılan dava için öngörülen hak düşürücü sürenin kesilemeyeceği” gerekçesiyle istemin reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

II- YASAL DAYANAK:

Birinci haciz ihbarnamesine yedi gün içinde itiraz etmemiş ve bu nedenle borç zimmetinde sayılmış olan kişi, borçlunun kendisinde böyle bir alacağı yok ise, zimmetinde sayılan bu borcu ödemekten kurtulmak için (ikinci haciz ihbarnamesinin tebliğinden itibaren) yedi gün içinde mahkemede menfi tespit davası açabilir (İİK. mad. 89/111)

Menfi tespit davası için görevli mahkeme, davacının zimmetinde sayılan borç miktarına göre, genel mahkemelerdir.

Davacı, menfi tespit davasını; ikinci haciz ihbarnamesinin kendisine tebliğinden itibaren yedi gün içinde açmak zorundadır (İİK. mad. 89/111) Bu süre hak düşürücü nitelikte olduğundan, mahkemenin davanın süresi içinde açılıp açılmadığını kendiliğinden dikkate alması gerekir.

III- GÖREVSİZLİK KARARI ÜZERİNE YAPILACAK İŞLEMLER

Görevsizlik tararı veren mahkeme, görevsizlik kararında dava dosyasını görevli mahkemeye gönderilmesine karar vermekle yetinir. Davacı, kararın kesinleşmesinden itibaren 10 gün içinde görevli (veya görevsiz) mahkemeye başvurarak davalıya tebligat yaptırması gerekir (HUMK. mad. 193/111) Görevli mahkemede görülmeye başlanan dava, yeni bir dava olmayıp, görevsiz mahkemede açılmış olan davanın devamıdır.

Hak düşürücü süreye tabi davalarda, (görevsiz mahkeme de olsa) dava açılması ile hak düşürücü süre (korunmuş) kesilmiş olur (HUMK. mad. 193) Örneğin, hakim kararı, Yargıtayca bozulsa bile, hakimlikte dava açılması ile meydana gelmiş olan zaman aşımı kesilmesinin hükmü devam eder (23.10.1972;2/12 sayılı İçt.Bir.Kar.gerekçesi)

IV- İCRA TETKİK MERCİLERİ ÖZEL BİR MAHKEMEDİR.

icra Tetkik Mercii her ne kadar (sulh veya asliye hukuk mahkemesi anlamında) bir hukuk mahkemesi değilse de, icra-iflas isleri için kurulmuş özel bir yargı organıdır (İİK. mad. 4) O halde icra Tetkik Merciilerinin (özel) mahkeme olarak kabul edilmelerinde tereddüt edilmemelidir (Anayasa Mahkeme si, 26.10.1965 gün ve 25/57 sayılı kararı; ayrıca bkz. Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. baskı, C. VI, İst. 2001 sh. 5736) Bu nedenle yerel mahkemenin, icra tetkik merciinin (asıl) mahkeme olmadığından ötürü hak düşürücü süreyi kesmeyeceğine ilişkin değerlendirmesi ve buna bağlı olarak davayı reddetmesi doğru görülmemiştir.

V- İCRA TETKİK MERCİİ KARARLARININ MAHİYETİ

Tetkik Mercii, istisnalar saklı kalmak koşulu ile “takip hukukuna ilişkin uyuşmazlıklara bakar ve bununla görevlidir. Bu tür istemler hakkında görevsizlik kararı veremez, istem ya red veya kabul edilir.

Buna karşın, dava (örneğin boşanma veya eldeki davada olduğu üzere menfi tespit) niteliği taşıyan ve değerine göre Sulh ve Asliye Hukuk Mahkemesinin görevine giren, tamamen maddi hukuka ilişkin bir uyuşmazlık hakkında karar vermesi için kendisine başvurulması halinde, görevsizlik kararı vermek durumunda kalacaktır.

VI- İCRA TETKİK MERCİİNDE UYGULANAN YARGILAMA USULÜ

Öte yandan icra Tetkik Merciinde uygulanan yargılama usulü, basit yargılama usulüdür (İİK. mad. 18, 97, 251) Özel hükümler dışında basit yargılama usulüne tabi dava ve işler hakkında ise yazılı yargılama usulü kuralları uygulanır (HUMK. mad. 178 vd; mad. 511/1)

VII- SONUÇ: Mahkemece yukarıdaki maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak işin içine girilip varılacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmek gerekirken yazılı şekilde davanın reddedilmesi doğru görülmemiş ve bu husus hükmün bozulmasını gerektirmiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 26.5.2003 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Boşanma Davası

“ÖZET”

KÜÇÜK İÇİN İSTENİLEN MANEVİ TAZMİNAT, BOŞANMANIN EKİ NİTELİĞİNDE BULUNMADIĞINDAN NİSBİ HARCA TABİ OLUP, GÖREVLİ MAHKEME ASLİYE HUKUK MAHKEMESİDİR.
“İçtihat Metni”

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kusur, tazminat, nafaka ve velayet yönünün temyizen murafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalı-karşılık davacı kocanın tüm, davacı-karşılık davalı kadının aşağıdaki bent kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazları yersizdir.

2-Davacı-karşılık davalı kadın, dava dilekçesinde ortak çocuk Alp’in bozulan ruhi durumu sebebiyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Küçük için istenilen manevi tazminat, boşanmanın eki niteliğinde bulunmadığından nisbi harca tabi olup, görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir.

Davacı-karşılık davalı kadın, küçük Alp için manevi tazminat istemi hakkında nisbi harcı tamamladığı takdirde, görevsizlik kararı ile boşanma davasından tefrikine karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün 2. bentte gösterilen sebeple (BOZULMASINA), hükmün bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin (ONANMASINA), işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 07.11.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İcra Davası

“ÖZET”

ELDEKİ DAVA YÖNÜNDEN TÜM UNSURLARIYLA BAĞLAYICI NİTELİKTE BİR KESİN HÜKÜMDEN SÖZ ETME OLANAĞI BULUNMADIĞINDAN, SİGORTALI TARAFINDAN AÇILAN TAZMİNAT DAVASINDA BELİRLENEN GERÇEK ZARAR TAVAN DEĞERİNİN, KAÇINILMAZLIĞIN VE PASİF DÖNEMİN HESABA KATILMASINDAN KAYNAKLANAN KISIMLARININ TAVAN DEĞERDEN DIŞLANMASI SONUCUNDA ELDE EDİLEN MİKTARDAN, ANILAN DAVADA HÜKMEDİLEN MADDİ TAZMİNAT MİKTARININ MAHSUBUYLA ELDE EDİLECEK SONUÇ UYARINCA YAPILACAK TAVAN KONTROLÜNE GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.
“İçtihat Metni”

Davacı, meslek hastalığı sonucu sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.

Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.

Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Meslek hastalığı sonucu % 15 oranında sürekli işgöremezlik durumuna giren sigortalıya bağlanan peşin değerli gelirler ile yapılan ödemelerin, 506 sayılı Yasanın 26. maddesi uyarınca tazminine ilişkin davada; sigortalı tara-fınan açılan tazminat davasında elde edilmiş olan ve % 15 sürekli işgöremezlik oranına karşın pasif dönemin de tavan zarar hesabına katılması ile meslek hastalığının oluşumunda etken görülen kaçınılmazlığın bir kısmının da, tehlike sorumluluğu ilkesi gereğince işverene yüklenmesi suretiyle belirlenmiş olan gerçek zarar tavan değerinden, anılan davada mahsup edilmiş olan Kurum tahsisleri, halefiyet ilkesi ve kesin hüküm gerekçesiyle Kurum yönünden gerçek zarar tavanı kabul edilerek sonuca varılmıştır.

506 sayılı Yasanın 26. maddesindeki yasal düzenlemeden kaynaklanan, kendine özgü halefiyet ilkesine dayalı davada, Kurumun tazmin sorumlusundan isteyebileceği rücu alacağı miktarı, sigortalı yada hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebilecekleri maddi tazminat miktarı ile sınırlı olduğundan; sigortalı veya hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları hakkında açılmış olan tazminat davasındaki incelemenin 506 sayılı Yasanın 26. maddesine uygun bulunması halinde, Kurum tarafından açılan rücuan tazminat davasında da bağlayıcı olarak kabul edilmesi gereği, anılan ilkenin doğal sonucudur. Ancak, davada geçerli olan halefiyet, temelinde rücu hakkı bulunan bir halefiyet hali olup, genel halefiyet ilkesinde olduğu gibi alacaklıya ait hakkın intikali değil, rücu hakkı sahibinin şahsında doğan, alacaklının hakkından bağımsız bir hak niteliğindedir. Yasa bu hak yönünden “…sigortalı yada hak sahiplerinin tazmin sorumlularından isteyebilecekleri maddi tazminat miktarı…” oranında bir sınırlama getirmiştir. Bu ilke ışığında bakıldığında, sigortalı veya hak sahiplerince açılmış maddi tazminat davalarının kesin hüküm veya halefiyet gereğince mutlak bir bağlayıcılığından söz etme olanağı bulunmamakta, 506 sayılı Yasanın 26. maddesine egemen ilkelerle uyumluluk oranında esas alınabilme söz konusu olmaktadır. Aksi düşüncenin kabulü, zamanaşımı başlangıcıyla, haksahibi dosyasındaki kabul, feragat, ibra gibi Kurum alacağını ortadan kaldırıcı işlemler için de aynı yaklaşımla sonuca varılması gereğini ortaya çıkarır ki, bu durumda anılan yasal düzenlemenin uygulanabilirliği olanaksızlasın Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında bakıldığında mahkemenin halefiyet ve kesin hüküm gerekçelerinden hareketle vardığı sonucun kabulüne olanak bulunmadığı gibi; davanın yasal dayanağını oluşturan ve iş kazası ve meslek hastalığının oluşumuna, “…kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılabilir bir hareketi…” ile etkide bulunan işveren yönünden madde içeriğinde sıralanan nedenlerle ve kusura dayalı sorumluluk ilkesi temelinde sorumluluk gereğine yönelik düzenleme içeren 506 sayılı Yasanın 26/1. maddesine eklenen, “İşçi ve işveren sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır.” Cümlesinin, maddede sayılan kusurlu davranışları nedeniyle tazminle sorumlulukları yoluna gidilen işverenlerin, iş kazasının oluşumunda etkili olan kaçınılmazlıktan da sorumlu tutulmaları gereğini öngörür şekilde yorumlanmasının, buna bağlı olarak objektif sorumluluğa olanak tanımayan madde hükmü karşısında işverenin kaçınılmazlık etkeninden kaynaklanan bölümden kısmen de olsa sorumluluğunun kabulü, yasal düzenlemeye egemen ilkeyle bağdaştırılamaz.

Tazminat hukuku alanında cismani zarar; tedavi giderleri, çalışma gücünün yitirilmesinden kaynaklanan zararlar ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararlar olarak ortaya çıkmakta; kişinin beden ve fikir gücünün kazanç getirecek şekilde kullanılması olarak tanımlanan çalışma gücünün kayıp veya azalması halinde, bu kayıp veya azalmadan kaynaklanan zarar, tazminat hukuku ilkeleri uyarınca, geleceğe ilişkin varsayıma dayalı bir hesaplamayla belirlenebilmektedir. Kuşkusuz çalışma gücündeki azalma oranı, zarar tespiti yönünden gözetilecek unsurların başında gelmekteir. Zira, çalışma gücünün yitirilmesinden kaynaklanan zararın hesabı, çalışma yaşamı süresiyle sınırlı olarak yapılabilecektir. “Kazanç kayıplarının belirlenmesinde, işçinin aktif olduğu iş görebilme dönemi dikkate alınır. Bu dönemi takip eden pasif dönem içinde gerçekleşecek zararların ise mahrum kalınan yaşlılık aylıklarından oluştuğu varsayılır. Aynı düşünce İsviçre’de de kabul edilmiş ve Federal Mahkeme bir kararında, aktif süre sona erdikten sonra yaşlılık aylığı dışında yeni kazançlar da elde edilebileceği iddialarını dikkate almayarak, bunları kazanç kaybı olarak değerlendirmemiştir.” (Dr. Levent Akın, İş Kazasından Doğan Maddi Tazminat, Yetkin Yayınları, ankara 2001, sh. 119). Kişinin daha fazla efor sarf ederek çalışma yaşımını sürdürebildiği ve bu çalışmasına dayalı olarak pasif yaşam dönemini güvence altına alabildiği durumlarda, kişinin pasif yaşam süresi için bir kazanç kaybından ve kazanma gücü kaybına dayalı zararından da söz edilmesi mümkün olmayacaktır. Yasa koyucunun konuya ışık tutan bir yaklaşımını, 506 sayılı Yasanın 53. maddesinde bulma olanağı mevcut olup, anılan maddede çalışma gücünün farklı nedenlere bağlı olarak % 60 veya 2/3 oranında yitirilmesi, çalışma yaşamından tümüyle çekilme yasal varsayımı içeren malul sayılmanın gerekçesi olarak kabul edilmiş, aynı Yasanın 58. maddesinde, çalışmaya başlamak maluliyet aylığının kesilme nedenleri arasında yer almıştır.

Kurumun rücu davasına egemen ilkeler, iş kazası sonucu sürekli işgöre-mezlik halinde, sigortalı için yapılan harcama ve ödemeler yanında, münhasıran meslekte kazanma güç kaybı oranına bağlı zararın tazmin gereği gözetildiğinde, bu miktarın belirlenmesinde sigortalının meslekte kazanma güç kaybı oranındaki yoğunluk dikkate alınarak, zararlandırıcı sigorta olayı tarihindeki bakiye ömrüne göre aktif dönem ile pasif dönem hesabı yapılabilir. Sigortalının, iş kazası sonucunda meslekte kazanma gücünü 2/3’ün altında bir oranla yitirmesi halinde ise; aktif dönemdeki çalışmayla ileride yaşlılık aylığına hak kazanma üstün olasılık içinde bulunduğundan, böylesi durumlarda, pasif dönemin gerçek zarar tavan hesabından dışlanması yerleşik içtihatların gereğidir.

Sıralanan maddi ve hukuki olgular gözetildiğinde, eldeki dava yönünden tüm unsurlarıyla bağlayıcı nitelikte bir kesin hükümden söz etme olanağı bulunmadığından, sigortalı tarafından açılan tazminat davasında belirlenen gerçek zarar tavan değerinin, kaçınılmazlığın ve pasif dönemin hesaba katıl-: masından kaynaklanan kısımlarının tavan değerden dışlanması sonucunda elde edilen miktardan, anılan davada hükmedilen maddi tazminat miktarının mahsubuyla elde edilecek sonuç uyarınca yapılacak tavan kontrolü sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; yazılı gerekçelerle, işvereni kaçınılmazlık ve pasif dönem zararından da sorumlu tutar şekilde belirlenmiş olan tavan değerin esas alınması suretiyle sonuca gidilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 28.02.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.